Osmanlıcanın Mimarı Osmanlı Devletinde Hoşgörü Politikası

OSMANLICANIN MİMARI OSMANLI DEVLETİNDE HOŞGÖRÜ POLİTİKASI 

 

Oldukça geniş bir coğrafyaya yayılan ve tek amacı “İ’la-yı kelimetullah ve cihad” ( yani Allah’ın yüce adını ve dinin yaşatılması ve tüm dünyaya duyurulması) olan Osmanlı devleti geniş coğrafyalara yayılması hasebiyle kozmopolit bir yapıya sahip olmuştur. Bu kozmopolitlik beraberinde aynı Osmanlı toprak parçası üzerinde pek çok milletin bir arada yaşamasını getirmiştir. Birbirinden farklı inançlara, kültüre sahip olan milletler, yüz yıllar boyunca aynı toprak parçası üzerinde güven ve huzur içerisinde yaşamışlardır. Bütün bunlar Osmanlı devletinin “İstimalet” politikasından yani “Hoşgörü” politikasından kaynaklanmaktadır. Bu politika Osmanlı topraklarında yüz yıllar boyunca huzur ve barışın yerleşmesinde etki olmuştur. Osmanlı padişahları tarafından Fethedilen her toprak parçası üzerinde yaşayan millet üzerinde, baskı uygulanmadan kendi dinlerini, dillerini ve kültürlerini özgürce yaşayacaklarının garantisinin verildiği onlarca ferman yayınlanmıştır. Örneğin Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, askerlere bölgeyi yağmalamamaları konusunda emir vermiş ve Ayasofya’da kılınan Cuma namazı sonrasında Hristiyan halka; hiçbir haklarına, özgürlerine dokunmadan bu topraklar üzerinde barış ve huzur içerisinde yaşayabileceklerinin garantisini vermiştir. Halbuki aynı dönem içerisinde Hristiyan halk kendi kralları tarafından zulüm görüp ibadetlerini bile gizlice yaparken cihanın hükümdarı Fatih Sultan Mehmet, Hristiyan halka bu konuda özgürlük vermiş ve onları koruyup kollamıştır.

Osmanlı Devletinde hakim olan millet sistemi  sayesinde gayrimüslimler milli duygularına da zeval gelmeden yaşamışlardır. Günümüzde dahi Türk tarihçileri dışında Dünya tarihçileri de Osmanlı devletindeki bu muazzam  Hoşgörü politikasının varlığına dikkat çekmişleridir. Bunlardan bir tanesi de dünyaca ünlü tarihçi Brockelman Osmanlı devletinde ki hoşgörü politikasına şu cümleleriyle değinmiştir. “Müslüman Türkler, fetihler esnasında isteselerdi Hristiyanları tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez.” Şeklinde ki cümlesiyle Osmanlı Devletinde ki istimalet politikasına dikkat çekmiştir. Osmanlı Devletinde 19. Yüzyıla kadar tüm dünyaya sözü geçen bir imparatorluk olmasına rağmen, aynı dönemde kendisiyle birlikte hüküm süren büyük emperyalist devletler gibi sömürgecilik politikası uygulamamıştır, çünkü kuruluşunda ki asıl amacın Gaza ve cihad olması yani İslam dininin yaymak amacının olması beraberinde hoşgörüyü getirmiştir, çünkü İslam dini hoş görüyü içinde barından bir din olması insana değer vermesi sebebiyle bu durum Osmanlı hükümdarlarına da yol göstermiş  asıl politikası olarak yerleşmiştir. Osmanlı devletinin inandığı din hoşgörüsüzlüğe müsaade etmemektedir. Bu amaçla çıkılan her fetih de amaç gayrimüslimlere İslamiyet’i kılıç zoru ile kabul ettirmek değil de Müslümanlığı onlara tanıtmak İslamiyet’in güzelliklerini onlara göstermek olmuştur.

Bizans imparatorlarının zulmünden yıpranan ve kendi dinlerini, ibadetlerini bile özgürce yaşayamayan Hristiyan halkın, Osmanlı Devletinde böyle bir durumun aksine kendi dinlerini özgürce yaşamışlardır. Böyle İslamiyet’in bir hoş görü dini olduğunu kanıtlayarak onların İslamiyet’e ısınmaları sağlanmak istenmiştir.

Gerçek manada hoşgörü politikasının uygulanabilmesi için doğru bir inanca sahip olmak ve doğru inancın getirilerini gayrimüslim olsun veya Müslüman olsun, isterse başka milletlere mensup olsun bu getirileri uygulamak gerekir ve bütün bunlarda beraberinde hoş görüyü getirir. ve bununda doğal bir sonucu olarak hoşgörüye dayalı büyük bir imparatorluğun asırlarca yaşamasını sağlamıştır. 19. Yüzyıla kadar bu hoşgörü politikasıyla sorunsuz bir şekilde bünyesinde bir çok milleti barındırarak yaşayan Osmanlı devleti ta ki Milliyetçilik akımın etkisine kadar azınlıklarla huzur içerisinde yaşamışlardır.

Osmanlı Devleti’nde Hristiyan ve Yahudiler de Müslümanlar gibi “hür” tebaa’dan kabul edilmekteydi.. Müslüman olmadıkları halde esir edilme veya köle olarak yaşamalarına müsaade edilmezdi. Bunlara ait kilise ve havralar devlet tarafından idare edilirdi.

Osmanlı Devleti, himayesinde ki toplulukları yönetmede muazzam bir yönetim izlemiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir