Harf İnkılabına Zemin Hazırlayan Genel Sebepler

Harf İnkılabına Zemin Hazırlayan Genel Sebepler

Osmanlıca ile ilgilenen herkesin bilgi sahibi olması gereken bir konudur harf inkılâbı. Osmanlı devri ve Cumhuriyetin başında cereyan eden bir takım hâdiseler neticesinde harf inkılâbı vuku bulmuştur: Bunlar;

 

#  Kullanılan mevcut harflerin, zaman içinde artan bir tempo ile tenkide uğrayarak, neticede başka bir harf sisteminin kabulüne ze­min hazırlaması.

# Latin yazısının küçümsenmeyecek miktarda Osmanlı ülkesinde kullanılması.

# Çeşitli cereyanlar neticesinde Arnavutların İslam harflerini değiştirerek, Latin esasından bir alfabe kabul etmeleri ve bunun ülkemizdeki harf tartışmalarına tesiri.

Harf inkılâbı öncesi birçok inkılâpların, din ve din adam­larının tesirini azaltması ve harfleri müdafaasız, muhalefeti de tesir­siz kılması.

 Harf inkılâbından çok yakın bir zaman önce, Rus entrikalarıyla Azerbaycan’da Latin harflerinin kabulü hakkındaki muhtıranın Ankara’ya gelmesi ile bizdeki tartışmaların son haddine varması.

Beynelmilel erkam denilen, bugün kullandığımız rakamların kabulüyle inkılâba giden yolun iyice açılması.

Geçmişe bir sünger çekmenin lüzumu.

Denilebilir ki, bütün bu sebeplerin bir araya gelmesi Harf inkılâbını netice vermiştir. Daha iyi anlaşılmasına misal olması bakımından, Hilafetin kaldırılması da böyle olmuştur: Hilafeti orta­dan kaldıran asıl sebep, onu ayakta tutan gücün, bir başka tâbirle saltanatın zayıflamış olması idi.

Hilafetin kaldırılması ile ilgili kânun bir bakıma- en son darbedir. Acaba Hilafet Kanunî veya meselâ 4. Murad devirlerinde -bırakalım kaldırmayı- tartışılabilir mi idi? Çünkü onu ayakta tutan bütün maddî ve manevî unsurlar tamamen ayakta idi.

Dünyada cereyan etmiş veya edecek inkılapvârî bütün hareket­ler bu mikyasa göre kıyas edilebilir.

Harf inkılâbının yapıldığı tarih; zamanlama ve onu meydana ge­tirecek ve ayakta tutacak şartların tamamıyla teşekkül ettiği bir vakte rastlar. M. Kemal bir bakıma askerî taktikleri savaş alanından Meclis’e taşıyarak; kaldırmak istediği her şeyi önce -düşmandan bir mevziiyi ele geçirir gibi- ağır bombardımanlarla iyice zayıflatıp, ikmal ve yardım kollarını kestikten sonra son taarruzu da yaparak ortadan kaldırıyordu.

Yaptığı her bir inkılap karşı tarafın kalesinin bir surunu deviri­yor, kendi kalesinde ise bir surun inşâsına yol açılmış oluyordu. O takdirde ne kendi kalesini yarım bırakacak, ne de karşı tarafı ayakta tutabilecek bir surun kalmasına müsaade edecekti; ağır ağır ve za­manı geldikçe vuracak ve “Biri ölmeden diğerine hayat yoktur” kai­desini tatbik edecektir. Bu bakımdan bütün inkılapları bir bütünlük içinde değerlendirmek gerekecektir.

Nitekim “Harf inkılabına zemin hazırlamış olan” inkılapların ilki Saltanatın kaldırılmasıdır: Neticeleri itibarıyla bakarsak, Saltanat daha önce kendi zararına olarak Anadolu’da kontrolünden çıkan bir gücü ve teşekkülü meydana getirmiş olmakla -bir bakıma- kendi so­nunu hazırlamış oluyordu. Nitekim sultan memleketini terketmek zorunda kalacaktır. Bu hareketle birlikte Türkiye’de ağırlık merkezi tamamen Ankara’ya kayarken, sınırlarımız dışında kalan islam dünyası ile maddî ve manevî irtibatı sağlayan kablolar­dan biri kopmuş olacaktı: Çünkü saltanat gücünü kaybeden halife­nin büyük bir değeri olamazdı.

… Ve l Kasım 1922 târihinde Saltanat kaldırılarak Hilafet müessesesini ayakta tutan kaide devrildi, son Halife Abdülmecid Efendi ise -belki de- sadece bir devlet memuru olmanın ötesine geçemedi, Ancak her şeye rağmen temelleri sağlam ve kökleri eski, itibarı da fazla olan Hilafet müessesesi hâlâ müessirdi. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti millî bir devletti, bu durum Hilafete pek uygun düşmüyordu. Üstelik Abdülmecid Efendiye “Halife-i Müslimîn” deniyordu ve kendisi Osmanlı sülalesindendi. Bütün bunlar -artık Ha-life’ye pek müsait bir ülke olmayan Türkiye’de- yine de gücünden çok fazla bir itibar kazandırıyordu. Bu durum -tâbir caizse- ana rah­minde dokuz ay kadar kalmışken, artık o âlemin şartlarına ters düşmeye başlayan bir çocuğun hali gibiydi; doğmalıydı ve ölüme doğdu: Târih 3 Mart 1924.

Uzun ve hararetli tartışmalardan sonra 429, 430 ve 431 nu­maralı kânunlarla; “Muamelât-ı nâsa dâir olan ahkâmın teşri’ ve infazı (yaşama ile ilgili kânunların çıkarılması ve tatbiki)” TBMM ve hükümete devredildi. Seriye ve Evkaf Vekâleti (Bakanlığı) kaldırıldı. Türkiye dahilindeki bütün ilmî müessese ve okullar Maarif Vekâleti (Bakanlığı)ne bağlandı.

Halife hal’ ve Hilâfet Makamı lağvolundu. Bununla birlikte son Halife ve Osmanlı hanedanının tamamı Türkiye topraklarında otur­ma hakkından menedildi.

Bütün gayret ve memleket içinden ve dışından, Hilafetin kalması yolundaki ısrarlara kıymet verilmedi…

Böylece İslam Âleminde Türkiye Cumhuriyeti, beş-on milyonluk küçük bir devlet özelliğini hâiz ve yeni dostlar arayan bir ülke olu­verdi.

Diğer taraftan, 1920’lerde başlayan ‘Devleti lâikleştirme’ faali­yetleri 1928’e kadar neticesini vermiştir: Cumhuriyetin ilanından sonra Anayasaya konan, “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, din-i Ulamdır” ibaresinin, 3 Mart 1924’de Hilafet ve Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasıyla birlikte fazla bir değeri kalmamış bulunu­yordu. Bu madde 10 Nisan 1928 günü Anayasa’dan çıkarıldı. Nitekim M. Kemal, Ankara Hukuk okulunun açılışında (5 Kasım 1925) yaptığı konuşmada, artık cumhuriyet Türkiyesi’nde eski hayat ni­zamlarıyla hukuk yerine, yeni hayat nizamlarıyla yeni hukukun hâkim olacağının bir “oldu-bitti” olduğunu söyleyerek; “Büsbütün yeni kânunlar meydana getirerek, hukuk esaslarını temelinden kazımak teşebbüsündeyiz” ifadelerini kullanmıştı. (Lâikleşme faaliyet­leri 1930 senesine kadar tamamlanabilmiştir).

Bu arada şapkanın resmen kabulü {25 Aralık 1925), Tarikat­ların kaldırılması (30 Kasım 1925), Takvim yılının değiştirilmesi (l Ocak 1926) bu meyanda sayılabilecek inkılap hareketlerindendir.

Bütün bunları yapmanın halkla birlikte bir takım idareciler üzerindeki tesiri hiç de iyi olmuyordu. Huzursuzluklar, ayaklanma­lar, sıkıntılar, halk ile devlet arasında gerginlikler ve küsmeler olu­yordu. Bu hadiselerde akan kanlar devlet ve millet açısından zararlı neticeler vermekle beraber, inkılapların geleceği açısından hiç de fena olmuyordu: Çünkü sadece bir kanun çıkarmak cemiyetlerde çok defa istenen neticeyi vermez; mühim olan onlara karşı olan muhalefeti tamamen susturmak ve direnişi kırmaktır, yok etmektir.

Nitekim ilk siyasi aksülamel (tepki) bazı mebus paşaların Terak­kiperver Cumhuriyet Fırkası (Partisi)nı kurmalarıyla başladı (17 Kasım 1924). Ardından (bazı iddialara göre İngilizlerin de sinsi tah­rikleriyle) Şeyh Said ayaklanması başladı (11 Şubat 1925). Hükümet derhal gerekli kânunları çıkardı ve kanlı bir şekilde bastırılan isyandan sonra Şeyh Said asıldı (28 Haziran 1925). Kılık-kıyafette yapılan inkılabın ardından (l Kasım 1925), Erzurum, Sivas, Kayseri, Rize, Maraş ve Giresun’da kanlı hadiseler olmuş, Takrir-i sükûn kânunu bütün soluklan kesmişti. Bir bakıma muhale­fet susmamıştı; can vermişti. Artık hükümetin inkılap yapmasının önüne kim geçebilirdi? Öyle ki, Lâikliğin kabulü, İsviçre ve İtalya’dan kânunlar getirilişi, ezan ve hutbenin Türkçe okunması, beynelmilel erkamın kabulü… esnalarında kimsenin çıt çıkaracak hali yoktu. Diğer taraftan geçmişin izlerini silme faaliyeti, tuğra ve methiyeleri kaldırma kânunu ile (28 Mayıs 1927) târihi eserlere ka­dar uzanıyordu:

“Kanun No: 1057 Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bulunan bilumum mebanii resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve methiyelerin kaldırılması hakkında kanun

28 Mayıs 1927

[Resmi Ceride fil neşir ve ilânı: 15 Haziran 1927 – Sayı: 608] 3. t. Düstur, c. 8 – s. 664.

Madde l – İçinde Devlete mütehattim bir vazife icra, yahut Hükümetin veya belediyelerin efrat ile zarurî ve kanunî olan münasebetlerini temine tahsis edilen binalarla alelûmum mektep bi­nalarında vaktiyle Osmanlı saltanatını temsil için konulmuş olan, yahut vaziyetlerine göre halen temsile delâlet eden tuğra veya ar­malar ve bunlarla beraber olarak sultanların medhiyelerini ihtiva eden kitabeler hakkında ikinci madde hükmü tatbik olunur. Bu kabil tuğra ve arma ve kitabe bulunan hususî binalar, bunlar kaldırılmadıkça veya örtülmedikçe yukarıda zikrolunan faaliyetler ve münasebetlere tahsis olunamaz.

Madde 2 – Birinci maddedeki kayıtların şümulü dâhilinde olan tuğra, ev, arma ve kitabeler Devlet veya belediye malı öten binalar­da bulunduğu halde kaldırılarak müzelere konulur.

Yerlerinden kaldırılmalarıyla gerek kendilerinin, gerek bulunduk­ları binaların, bediî veya tarihî kıymetlerine halel gelecek olanlar, e-serin ve bulunduğu mahallin bediî kıymetini nakisedar etmemek üzere münasip vesait ile örtülür.”

Evet, Harf inkılâbı en büyük inkılâptır. Tatbiki kadar teşebbüsü de zordur. Elbise değiştirmek gibi değildir: Fakat böyle Halife ve Hi­lafetin gittiği, İslam dünyasıyla irtibatın kesilerek; artık Türklerin ‘dinsiz’ damgası yediği, muhalefetin maddî ve manevî kaynaklardan mahrum kaldığı, can korkusunun Meclis’den ücra köylere kadar yayıldığı bir hengâmda; bir de Batı’nın tasvip ve teşviklerini bunlara eklerseniz, artık Harf inkılâbı için yolun ne kadar açık ve demirin de !«m tavında olduğu anlaşılır. Yani artık “Harf inkılâbı” büyük ve teh­likeli olduğu kadar zor olmayacaktır.

(1) Son ve talihsiz Padişah Vahidüddin, hazin bir şekilde vatanını terkettikten sonra gittiği San Remo’daki bir sohbette, “Biz devlet ve milleti koruyan bir para­tonerdik; bir gün geldi, devlet ve milletin varlığına yıldırım düşecek oldu, onu biz üzerimize çektik. Biz yandık fakat devlet ve millet kurtuldu. Mühim olan da budur. Ben neticeden yine de memnunum!” diyerek, hem bir hakikati dile getirmiş, hem de vatanperverliğinin derecesini göstermiştir. (Kadir Mısıroğlu, Kurtuluş Savaşında Sarıklı Mücahidler, s. 111)

Osmanlı Hanedanını memleket hâricine çıkaran kararname, kendi imlası ve maddeleriyle

No. 156.- Hilâfetin ilgasına ve Hanedanı Osmaninin Tttridye Cumhuriyeti memaBd haricine çfcanbnasma dair kamın

26 recep 1342 ve 3 mart 1340.

Kanun No. 431.

MADDE l – Halife haledilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esesen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.

MADDE 2 – Mahlû Halife ve Osmanlı Saltanatı münderisesi hanedanının er­kek, kadın bilcümle azası ve damatlar Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnudurlar. Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit kimseler de bu madde hükmüne tabidirler.

MADDE 3 – ikinci maddede mezkûr kimseler işbu kanunun ilânı tarihinden iti-‘ haren azamî on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.

MADDE 4 – ikinci maddede mezkûr kimselerin Türk vatandaşlık sıfatı ve hufcut, kumerfudur.

MADDE 5 – Bundan böyle ikinci maddede mezkûr kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emvali gayri menkuleye tasarruf edemezler, ilişiklerinin kat’ı için bir sene müddetle biluekâle mehakimi Devlete müracaat edebilirler.

Bu müddetin mürurundan sonra hiçbir mahkemeye hakkı müracaat/eri yoktur.

MADDE 6 – İkinci maddede mezkûr kimselere masarifi seferiyelerine mukabil bir defaya mahsus ve derecei servetlerine göre mütefavit olmak üzre Hükümetçe tensip edilecek mebaliğ ita olunacatır.

MADDE 7 – İkinci maddede mezkûr kimseler Türkiye Cumhuriyeti arazisi da­hilindeki bilcümle emvali ve gayri menkulelerini bir sene zarfında Hükümetin malûmat ve muvafakatile tasfiyeye mecburdurlar. Mezkûr emvali gayri menkuleyi tasfiye et­medikleri halde bunlar Hükümet marifetile tasfiye olunarak bedelleri kendilerine verile­cektir.

MADDE 8 – Osmanlı imparatorluğunda Padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvali gayri menkuleleri Millete intikal etmiştir.

MADDE 9 – Mülga Padişahlık saray/an, kasırlar: ve emakini sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asan nefise ve sair bilûmum emvali menkule Millete inti­kal etmiştir.

MADDE 10 – Emlâki Hakaniye namı altında olup evvelce Millete devredilen emlâk ile beraber mülga Padişahlığa ait bilcümle emlâk ve sabık Haziyei Hümayun, muhteviyatlarile birlikte saray ve kasırlar ve mebani ve arazi Millete intikal etmiştir.

MADDE 11 – Millete intikal eden emvali menkule ve gayri menkulenin tesbit ve muhafazası için bir nizamname tanzim edilecektir.

MADDE 12 – işbu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır.

MADDE 13 – işbu kanunun icrayı ahkâmına icra Vekilleri Heyeti memurdur,

(Düstur, 3. Tertib, c. 5 (1339-1340) s. 668-669)

Bu hususta Bernard Lewis şunları söyler:

Haziran 1926’da, bir ihbarcı sayesinde, polis İzmir’de bir suikast tertibi ortaya çıkardı. Suikastın lideri, 1924’te Hilâfetin kaldırılmasına karşı koymuş olan eski milletvekili Ziya Hurşit idi; tertibin amacı Mustafa Kemal’i İzmir’e geldiği zaman arabasına bir bomba atarak öldürmek idi.

Suikastçılar tutuklandı ve 16 Haziranda Gazi salimen İzmir’e girdi, iki gün son­ra, acele Ankara’dan nakledilen ‘istiklâl Mahkemesi” İzmir’de toplandı ve Gazi millete “Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!” diyen bir demeç yayınladı.

Yargılama 20 Haziranda izmir’de Elhamra sinemasında başladı; mahkemenin başkanı, Kemalist dâvanın başından beri mücahidi, eski asker, milletvekili ve daha çok Kel Alı diye tanınan Ali (Çetinkaya) idi. 13 Temmuzda sanıklar hakkında idam ceza­lan varildi ve ertesi gün infaz edildi, “istiklâl Mahkemesi” bundan sonra Ankara’ya ve l Ağustosta yeni bir tutuklular grubunun yargılanmasına başladı. 26 Ağustosta bir çok sanık hakkında idam hükmü verildi ve aynı gün infaz edildi.

“Takriri Sükûn Kânunu” Mustafa Kemal’e sadece Doğudaki âsilerle değil, Ankara, İstanbul ve diğer yerlerdeki siyasî hasımlarıyla da uğraşmak, için kanunî yet­ki vermişti. Kürt ayaklanmasından sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı ve muhalif basın üzerine sıkı bir denetim kondu, İzmir suikastı, onun liderleri kadar bazı muhalif simaların da icabına bakmak fırsatını verdi, İzmir ve Ankara’da “istiklâl Malikaneleri”, soruşturmalarını çok geçmeden suikastın ve suikastçıların çok genişlettiler ve hukuk kurallarına ve usullerine fazla aldırış etmeksizin, Mustafa Kemal’in bütün ileri gelen siyasal muhaliflerine karşı kovuşturmaya git i|l Ilır, Bazıları beraat etti; hepsi de yasaklanan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası île ilişkili olan dört general, Kâzım Karabekir, Refet, Ali Fuat ve Cafer Tayyar Paşalar, mahkûm edilemiyecek kadar saygı görüyorlardı; serbest bırakılmaları ordunun ve pek çok sivilin büyük ve “meş’um” sevincine vesile oldu. Diğer mahkûmlar daha az talihliydi, idam edilenler arasında Cavit Bey gibi Genç Türk hareketinden arta katan ileri gelenler ve hatta albay Arif gibi bağımsızlık savaşı sırasında Gazinin yakın arkadaşları vardı. Baş tertipçi olarak nitelenen ve tertip ortaya çıkarılmadan mim önce Avrupa’ya gitmiş olan Rauf Bey gıyaben on yıllık sürgün cezasına çarptırıldı.

1927’ye gelindiği zaman rejime karşı bütün muhalefet -askerî, dinî, veya siyasi- tutturulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti Meclisinin üçüncü dönemi için 1927 Ağustos ve Eylülünde yapılan seçimlerde, buna katılacak yalnız bir parti, Cumhuriyet Halk fırkası kalmıştı. (Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 274-275) (tercüme)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir