Gül Yetiştiren Adam’a Dair

Gül Yetiştiren Adam’a Dair

Gül yetiştiren Adam’a Dair Bir eleştiri yazısına kıyasla başlamak ne kadar doğrudur bilmem ama ben sözlerime Sait Faik Abasıyanık ve Rasim Özdenören karşılaştırmasıyla başlamak istiyorum. Genel olarak kıyas denildiğinde karşı karşıya getirilen iki şeyin farklılıklarının tespiti algılanır fakat ben bu iki insanın kesişen önemli noktalarını gün yüzüne çıkarmaya çalışacağım. Sait faik edebiyatımızda Tanzimat’tan bu yana öykü türünün olgunluk çağına gelmesinde çok büyük rol oynamıştır. Rasim Özdenören öykü denildiğinde akla gelen tatları yeniden, özgün şekilde yorumlar ve tıpkı Sait Faik gibi öykü türüne yeni bir üslupla yaklaşır. Bu bakımdan her iki yazarımız öykü alanında yerleri çok ayrı, öncü birer şahsiyettir. Bu iki yazarımızın üslupları hakkında yapılan yorumlar iki kısımdır. Kimileri iltifat derecesinde onların yazdıklarına şiir der, kimileri de şiirde olay anlatır der. Fakat az çok bu iki yazara hakim olan kişililerin yaptığı ortak yorum diğer iki yorumun tam ortasıdır ve bence doğru olanı da budur; onlarınki ne şiirdir ne de düz cümle. Onların oluşturduğu dil içre bir dil, öykü dilidir… Bunu bir eleştirmen olarak ben dışarıdan rahatlıkla söyleyebiliyorum ancak küçük bir belgelendirme bunların yalnızca benim şahsi fikrim olmadığını kanıtlayacaktır sanıyorum: “Güneş batmak üzeredir. Aman dikkat! Güneş batmak üzeredir’ in arkasından dünyanın tasviri gelir. Hiç niyetim yok dalgaları boyamağa, ufku bir dilim ekmek gibi kızartmağa. /Bak? yapacağımızı yaptık işte. Dalgaları boyadık. Ufku mis gibi kızarttık. / Biz böyleyiz. Kötü edebiyat terbiyesi aldık; ne yapalım hemen şairleşmeye başlıyoruz”(Çarşıya İnemem’ den )Evet Sait Faik üslubunu biraz mizahi fakat bir o kadar ciddi olarak böyle yorumluyor. Sanırım onun bu yazdıklarına bir çırpıda şiir veya farklı bir yazın türü diye ad vermemiz aldığımız “kötü edebiyat terbiyesini” gösterir. Benim asıl üstünde durmak istediğim konu ne Sait Faik, ne onun bir eseri, ne de kötü edebiyat terbiyesi olarak kastettiği şeyi yorumlamak. Buraya kadar bahsettiğim düşünceler asıl ele alacağım kitap hakkındaki görüşlerimin dayanağını oluşturuyor. Fakat kıyası da bırakmış değilim devam ediyoruz… Geçtiğimiz hafta Rasim Özdenören’ in Gül Yetiştiren Adam adlı kitabını okudum. Rasim Özdenören’ in diğer öyküleri gibi bu kitabı da kafalarda var olan öykü teriminin genel kurallarını gerek olay örgüsüyle, gerek olaylara bakışıyla, gerekse üslubuyla tıpkı Sait Faik gibi bir çırpıda yırtıyor. Kitabı okurken her sayfada bu terime okuyucunun da bir şeyler eklemesini sağlıyor. Gül yetiştiren adamı okumaya başladığınızda ilk bakışta gözünüze şiir gibi gelen, sayfanın sol yanından 4cm, üstünden yaklaşık 10cm olarak bırakılmış bir boşluk, boşlukta alt alta konulmuş yarım cümleler var. Bir kitaba böyle başlamak Sait faik’ in deyişiyle belki bir ”kötü edebiyat terbiyesinden” kaynaklanıyor. Ama bu böyle değil. Sait faik’ in kastı da bu değil. Eğer kitap okunduktan sonra tekrar ilk sayfa açılır da bu dizeler tekrar okunursa, bu yazılanın şiir olmadığı çok rahat anlaşılır. Bu kelimeler hikayenin birer parçasıdır. Burada iş en çok okuyucuya düşüyor. Çünkü bunu yakalayabilmek en az yazarın kendisi olmak kadar yetkinlik gerektirir. Gül Yetiştiren Adam okuyucu olmanın da yazar olmak gibi(kadar) yetenek gerektirdiği bu edimin, mutlaka olması gerektiğini fark ettiren nadide bir eser. Şiir ve öykü, yazın dünyamızın iki farklı örneğidir. En güzel hikayenin şiir tadı vermesi, en güzel şiirin hikaye tadında olması kadar tabii bir şey olamaz. Çünkü kaynak edebiyattır, estetik haz ve ihtiyaçtır. Kimi zaman bu ihtiyacı hikaye, kimi zaman da şiir karşılar. Ama ayrımın yerini bilmek başka bir şey. Bu da ayrı bir yazı konusu olabilir. Benim Gül Yetiştiren Adamdan tat almamı sağlayan şey sanırım bu ayrımın bilincini taşıyor olmamdır. Aksi halde bu ayrımı bilmeyen için Sait Faik’ in öyküleri de Rasim Özdenören’inkiler de bir hayli anlaşılması güç, kafa karıştırıcı olurdu. Hal böyle olunca bu iki yazarımızın kitapları için söylenen ortak eleştiri cümlesi “konu bütünlüğü yoktu “ gibi sığ bir ifadeden ibaret olur. Buraya küçük bir not eklemeden geçmek istemiyorum. Karşılaştırmasını yaptığım bu iki yazar araştırılırsa eğer bu yazarlarımız görecektir ki dünya görüşü, siyasi bakışı, varlığı anlamlandırışı birbiriyle oldukça fazla çelişen iki adamdır. Ben biraz daha objektif olmak adına böyle bir seçim yaptım. İnşallah muvaffak olurum. Gül Yetiştiren Adam’a başladığım gün aklımda kitap hakkında bir eleştiri havuzu oluşturdum. Bu kitap muhakkak eleştirilmeliydi. Sadece okuduğum kitaptan yola çıkarak yapacağım eleştiri, kitabın hak ettiği değeri ortaya koymaz diyerek Rasim Özdenören’ in Düşünsel Duruş ve Ruhun Malzemeleri adlı kitaplarını hemen ertesi gün aldım. Ruhun Malzemeleri kitabının 31. sayfasında Edebiyatta Evrensellik Sorunu başlığıyla bir yazı kaleme alınmış. Bu yazı benim eleştiri yazım için oldukça iyi bir çıkış noktası oldu. Yazının içinde şöyle bir soru geçiyor:”Acaba ne gibi özellikler bir eseri evrensel diyebileceğimiz bir kata yükseltiyor?” Bu sorunun çemberini biraz küçültmek mümkün. Bir eser ne gibi özellikleriyle bizim edebiyatımızda kalıcı oluyor ve herkesçe kabul görüyor. İlk sorudan başlayalım (Rasim Hocanın sorusundan). Bu soruya musannıfımız yine aynı kitabında şu şekilde cevap veriyor.” Bu sorunun gerçekte pratik ve kestirme bir cevabı vardır. o da bizim dünya görüşümüzle(bu deyimi en geniş anlamıyla kullanıyorum, bizim dünyaya insanlara bakışımızı temellendiren uygarlık, kültür değerleri olarak alıyorum) ilgisiz, bizim dünya görüşümüze yabancı ortamların sanat eserleri bize de bir takım estetik tatlar veriyorsa, o eser bizi kendinden hoşlandırıyorsa, beğenimizi, hayranlığımızı çekiyorsa demek ki, aramızda şu veya bu sebeple bir ortaklık kurulduğunu inkar edemeyiz.” (Ruhun Malzemeleri 31-32. sayfa)Bu cevap renkler ve zevkler tartışılamaz adlı dayanaksız ve felsefesiz yaklaşıma tokat gibi çarpıyor. Şimdi bu cevabı biraz küçültüp ikinci soruma cevap yapalım. Sait Faik veya herhangi biri ile Rasim Özdenören veya başka biri (önemli olan zıt fikir ve farklı görüşler)aynı anda bize kendini okutabiliyor, edebiyatımıza su götürmez bir değer kazandırıyorsa bu farklı görüşteki yazarların bizi etkileyen ortak noktası Rasim Özdenören’ in dediği gibi şu veya bu sebeplerden birdir. Bence o sebep dili estetik biçimde kullanışı, yani üslubudur. Bu kadar üsluptan bahsettikten sonra Gül Yetiştiren Adam’ın özetini verip konuyu dağıtmak istemiyorum fakat genel bir değerlendirme yapmadan geçersek yaptığımız şey biraz eksik olur. Kitapta yer yer farklı kişilerden farklı hayatlardan bahsedilir fakat alışılanın aksine bu bahsi geçen insanların yolları hiç kesişmez. Bizim dışımızda gelişen her şey gibi kitaptaki genel olay dağılımı da kahramanların dışında gelişir. Bu yazarımızın hayata herkesin gözüyle, çok geniş bir pencereden baktığını gösteriyor. Kitapta gül yetiştiren bir adam vardır fakat adı çok az yerde geçer. Bu kadar az bahsedilen bir karakterin adının kitaba verilmesi bir şeylere tepkidir aynı zamanda. Adam eskiyi temsil ediyor. Bu adamdan az bahsediliyor olması eskinin sahte cennet içerisinde(günümüz dünyasında) hemen hemen hiç bulunmamasını, bu değerlerin yok olmasını hatırlatıyor. Bu yüzden yazar gerçekte olduğu gibi kitabında da bu adamdan(eskiden) pek bahsetmez ama onun gerekliliğini hep hissettirir. Bu adamın adı kitaba ad oluyorsa bu bir tepkinin duruşudur. Bu duruş muhakkak kavranılmalı demektir. Pazar günleri takip etmekten keyif duyduğum Yeni Şafak gazetesini kitaba başladığım haftada almıştım. Kültür sayfasında çok geniş bir röportaj yer alıyordu. Tesadüfen karşıma Rasim Özdenörenle yapılmış bir röportaj çıkıverdi.26 Şubat 2012 Pazar. Rasim Özdenören’in Röportajda bahsettiği hayata dair düşünceleri ve günümüz dünyası karşısındaki duruşu Gül yetiştiren Adamın altyapısını anlatıyor gibiydi. Beni bu kitabı anlama konusunda tamamlayan şey bu röportaj oldu diyebilirim. Röportajı hazırlayan Emeti Saruhan Hanımefendiye bir teşekkür borçluyum…
Son olarak kitap hakkında söylemem gereken, yazımın başında bahsettiğim gibi kitap okunduktan sonra tekrar başa dönülüp, o, şiire benzeyen alt alta konulmuş cümlelerin tekrar okunması gerektiği. Ondan sonra adını dileyen istediği gibi koysun.

       Ben okudum ve fark ettim; dünya dönüyor, insanlar var; ölüyorlar, hasta oluyorlar, mutlu oluyorlar, uyuyorlar, uyanıyorlar kısacası yaşıyorlar; birbirinin dışında yaşıyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir